|
GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL
YAŞAR BÜYÜKANIT’IN
“GÜVENLİĞİN YENİ BOYUTLARI ve ULUSLARARASI ÖRGÜTLER”
KONULU ULUSLARARASI SEMPOZYUM
AÇIŞ KONUŞMASI
( 31 MAYIS 2007 )
Sayın
Komutanlarım,
Değerli
Konuklarımız,
Değerli
Dinleyiciler,
Bayanlar,
Baylar,
Basınımızın
Sayın Mensupları,
Genelkurmay
Başkanlığınca düzenlenen, seçkin konuklarımızın
ve konuşmacıların katılımları ile icra edilecek
“Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler”
konulu uluslararası sempozyumun açış konuşmasını
yapmaktan büyük bir mutluluk ve heyecan duymaktayım.
Sözlerime
başlamadan önce bir hususu vurgulamak istiyorum, Türk
Silahlı Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar ve Etüt
Merkezi (SAREM) tarafından düzenlenen bu toplantıya,
55 ülkeden, yerli ve yabancı, 800 katılımcı ile çeşitli
ülkelerden akademisyen ve uzmanlardan oluşan 15 konuşmacı
katılmaktadır. Tüm katılımcılar, “Güvenlik
Kavramının Yeni Boyutlarını” tartışmak için
buraya gelmişlerdir. Bu husus sevindirici bir durumdur.
Hepinize,
hoşgeldiniz diyor, bildiri sunarak sempozyuma katkıda
bulunacak konuşmacılara, oturum başkanlarına, raportörlere
ve tüm katkıda bulunanlara, huzurlarınızda teşekkür
ederek sözlerime başlamak istiyorum.
1. Genel hususlar :
Sözlerimin
başında bir inancımı ifade etmekte yarar görüyorum.
Sayın
Konuklar,
Doğru
istikametler ancak bilimsel yaklaşımların sonucunda görülebilir.
Büyük Önder Atatürk’ün dediği gibi: “Hayatta
en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir.” Bilimsel
yaklaşım bizim için her zaman bir ışık olmuştur.
Bu ışığın önümüzü aydınlatması ancak günümüzde
geçerliliği olan doğru yöntemin veya yöntemlerin
kullanılması ile mümkündür.
40 yılı
aşkın bir süre devam eden Soğuk Savaş Dönemi'nin
sona ermesiyle birlikte, “Artık hiçbir şey eskisi
gibi olmayacak.” sözünü doğrularcasına, her
alanda önüne geçilmez bir şekilde esmeye başlayan
değişim fırtınası, alışık olduğumuz, benimsediğimiz
politik, ekonomik ve güvenlik stratejilerini dayandırdığımız
parametrelerin çoğunu sarsmaya ve ortadan kaldırmaya
yönelmiştir. Genellikle eski alışkanlıklarımız ve
algılarımız, güvenlik bağlamındaki önemli değişimlerin,
paradigma kaymalarında olduğu gibi yavaş ve küçük
aralıklarla ortaya çıktığı yönünde idi.
İkinci
Dünya Harbi’nin sonundan Varşova Paktı ve Sovyetler
Birliği’nin dağılmasına kadar geçen sürenin 45 yıl
kadar olması bunun tipik örneğidir. Bu süreç,
bilindiği gibi Soğuk Savaş Dönemidir. Başka bir
ifade ile nükleer tehdide dayalı bir “dehşet
dengesi” dönemidir.
Bunun
yanında, Soğuk Savaşın sona ermesinden bugüne kadar
geçen yaklaşık 17 yıldan ve 11 Eylül’den bu yana
kadar geçen yaklaşık 6 yılda meydana gelen değişim
ve olaylara bakıldığında, güvenlik anlayışı bağlamında
gerçekleşen değişim aralıklarının nasıl daraldığını
görmek mümkündür.
Değerli
Dinleyiciler,
Sayın
Konuklar,
Bildiğiniz
gibi bu sempozyumun konusu: “Güvenliğin Yeni
Boyutları”dır. Bu konuyu özellikle seçtik. Gerçekten,
yaşadığımız dönemde güvenlik kavramı ifade ettiğim
gibi çok değişmiştir ve bu değişim çok büyük
bir hızla gerçekleşmiştir. Genç bir subay olarak Soğuk
Savaş Döneminde Belçika’da NATO Karargâhı’nda görev
yaptım. O dönemde her şey çok sade idi. NATO ve karşısında
Varşova Paktı vardı. Tehdit algılamaları ve buna
karşı NATO’nun planlamaları çok kolaydı. Daha
sonra, general rütbesi ile bir NATO Karargâhı’nda görev
aldığımda, Varşova Paktı dağıldı, Sovyetler
Birliği dağıldı. Bu dönem NATO için bir şaşkınlık
dönemiydi. Bu dönemde, ben NATO Güney Avrupa Komutanlığının
İstihbarat Başkanı idim ve NATO kendisine karşı bir
tehdit arıyordu. Bu süreç, 11 Eylül 2001’e kadar
devam etti ve İkiz Kuleler Saldırısı ile yeni bir dönem
başladı ve güvenlik anlayışı tümüyle değişti.
Bu konuya daha sonra tekrar değineceğim.
Özellikle,
1990’lı yıllarla birlikte bilgi ve iletişim
teknolojisinin hızla yaygınlaşması; dünyada mal,
hizmet, sermaye ve fikir hareketlerinin serbest ve hızlı
dolaşımı çerçevesinde ülkelerin başta ekonomik, güvenlik
ve kültür olmak üzere çeşitli alanlarda birbirine
daha bağımlı hâle gelmeleri sonucunda bütün ülkeler,
küresel sorunlar karşısında ortak değer, yaklaşım
ve tavırlar benimsemeye zorlanmışlardır.
Bunun
sonunda, uluslararası güvenlik ortamı son derece değişken
ve öngörüleri zorlaştıran bir hâl almıştır.
İşte bu değişim sürecini doğru algılayabilen
toplumlarla algılayamayan veya yanlış algılayan
toplumlar kendi geleceklerini olumlu veya olumsuz yönde
etkileyeceklerdir. Değişim sürecini zamanında algılamayan
toplumlar, maalesef sadece, değişim sürecinin
sonucunu seyretmekle yetineceklerdir.
Bu
noktada ifade edilmesi gereken en önemli husus, ülkelerin
tehdit algılamalarıdır. Soğuk Savaş Döneminde sade
olan tehdit algılamaları günümüzde çok değişmiştir.
2003 yılında, bu salonda yapılan “Küreselleşme ve
Güvenlik Sempozyumu”nda da ifade ettiğim gibi, yaşadığımız
günlerde, güvenliklerini ithâl malı tehdit algılamalarına
dayandıran ülkelerin güvenliklerini tehlikeye
atacakları da bir gerçektir.
Diğer
önemli bir husus ise tehditler ve krizlerin yönetim süreçleri
ile ilgili olup, bu süreçlerin kolay yönetilebilmesi
ile ilgili olarak kullanılabilecek yöntemlerdir. Halen
bu konuda yüzlerce karar verme yöntemleri kullanılmaktadır.
Pareto Analizleri 1 , fütz (fırsatlar, üstünlükler,
tehditler, zayıflıklar)(swot)2 kepner –
Tregoe Matrisi3 bunlardan birkaçıdır.
Bugün
risk ve tehditlerin yanlış algılanması ve uygulanması
ve bu hususun, karar verme süreçlerini olumsuz
etkilemesi, sonuçları itibarı ile güvenlik anlayışına
yeni boyutlar getirmiştir.
2. Güvenlik Tanımı ve Güvenliği
Tehdit Eden Unsurlar :
Soğuk
Savaş sonrasında; içinde dünyanın en duyarlı bölgelerini
oluşturan Balkanlar, Karadeniz ve Akdeniz Havzaları,
Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu coğrafyasında son
on, on beş yıl içerisinde meydana gelen gelişmeler,
güvenlik ve tehdit algılamalarında geçmişe nazaran
önemli değişikliklere neden olmuştur.
Güvenlik
algılamalarında meydana gelen değişimin en önemli
sebeplerinden birisi, tehdidin tek boyutlu, devletten
devlete olma klasik konumundan çıkarak, asimetrik ve
çok boyutlu bir konuma ulaşmasıdır. Bu durum, günümüz
tehditleri ile mücadelede klasik yapılanma ve anlayışların
geçerliliğini tamamen yitirdiğine işaret etmektedir.
Genel
tanı olarak bir güvenlik olgusundan bahsedebilmek için,
tehdidin ve tehdide yönelik algılamaların ve
tahminlerin doğru olarak tanımlanması önemlidir.
Nedir tehdit? Alışık olduğumuz tanımıyla bir ülke
ordusunun başka bir ülkeyi işgal etme olasılığı mıdır?
Yoksa bunu, bugünün doğruları ile yeniden tanımlamaya
mı ihtiyaç vardır?
2003 yılında
meydana gelen 14 savaş içinde çatışan her iki tarafın
devlet olduğu tek bir savaş meydana gelmiştir:
ABD-Irak Savaşı. bu durumdan anlaşıldığı üzere
yeni dönemde savaşan aktörler değişmiştir4.
Gelinen
bu noktada, acaba diyorum, soğuk savaş yerini
“karanlık savaşlara mı” bırakmıştır?
“Karanlık
Savaş” kavramı içine o kadar çok aktör ve etken
yerleştirilebilir ki bu aktör ve etkenlerin
incelenmesi doğal olarak benim yaptığım açılış
konuşması sınırlarını aşar. Umarım bu konu,
sempozyum sırasında tartışılır.
Güvenlik,
hepinizin çok iyi bildiği gibi, çok boyutlu bir
kavramdır. Bugün artık güvenliği, içinde sadece
askerî değil, siyasi, hukuki, ekonomik, sosyolojik ve
psikolojik etmenlerin olduğu bir çerçevede tanımlamak
gerekmektedir.
Bunun
yanında risk ve tehditlerin kaynağının, zamanının
ve şeklinin önceden tahmin edilmesinin, Soğuk Savaş
Döneminin aksine imkânsız bir hâle geldiği yeni güvenlik
ortamında, mücadele alanı bütün dünya olarak
ortaya çıkmıştır.
Çünkü,
tehdidin ne şekilde ve ne zaman karşımıza çıkacağı
belli değildir. Tehdit, ülkelerin gücü ve
kabiliyetleri karşısında çok cılız gibi görünse
de sahip olduğu imkânları ile istediği yer, zaman ve
şekilde istediği etkiyi yaratabilecek asimetrik güce
sahiptir. Bu nedenle, küresel mücadelenin ve işbirliğinin
yürütülmesi zorlaşmıştır.
Bu
noktada vurgulanması gereken önemli husus, ülkelerin
güvenlik bağlamında çifte standart uygulamamasının
bir ön şart olması gerekmektedir.
Bu
alanda bir diğer önemli değişiklik ise, güç kavramının
tanımlanmasında olmuştur. Daha önce askerî imkânlar
ve ekonomik kapasite gibi parametreler vasıtasıyla
belirlenen güç kavramının, artık “bilgiye ulaşabilme”
ve “bilgiyi kullanabilme” yeteneğini kapsaması
dikkat çekmektedir. Bunun nedeni, küreselleşme sürecinde
insan faktörünün ön plana çıkmış olmasıdır. İnsan
kaynaklarından azamî ölçüde istifade edebilme imkân
ve kabiliyetine sahip ülkeler, diğer ülkelerin siyasi
uygulamalarını, ekonomik politikalarını ve güvenlik
stratejilerini etkiler duruma gelmişlerdir.
Güvenlik
ortamının bu yeni yapısı şüphesiz ki, yeni tehdit
algılamaları ışığında şekillenmiştir ve içinde
yaşadığımız bu süreçte şekillenmeye de devam
etmektedir. Güvenliği tehdit eden hususların başında
şüphesiz terör yer almaktadır.
3. Terörün Güvenlik Algılaması
Üzerindeki Etkisi :
Yeni güvenlik
anlayışının içinde terör konusunda uluslararası
alanda tanımlama açısından bir uzlaşı eksikliğinin
yanında, uygulamada da büyük farklılıklar göze çarpmaktadır.
Bu farklılıklar nedeniyle küresel boyutta etkin önlemlerin
alınması bir hayli zorlaşmaktadır. Teröre kaynakları
itibarıyla baktığımızda, müttefiklerimizin bir kısmının
terörün tanımından sadece radikal din sömürüsünden
kaynaklanan terörü kastettiğini görüyoruz. Oysa terörün
tek tanımı bu değildir. Terör, aynı zamanda ayrılıkçı
milliyetçi akımlardan da beslenmektedir. Bu kaynaktan
beslenen terör de en az diğeri kadar küresel güvenliği
tehdit eden boyutlardadır. Oysa bir kısım ülkeler
tarafından bu tarz terör, ülkelerin kendi iç
sorunları olarak görülebilmektedir. Bu son derece
tehlikeli bir yargıdır ve terörün önlenmesi
konusunda başarının karşısındaki en önemli
engellerden birisidir.
Etnik
milliyetçiliğe dayalı terör, öncelikle farklı bir
kimlik tanımını kullanır. Farklı kimliklerin
kabullenilmesi sonunda, tanımlanan kimliğe siyasi bir
amaç kazandırır. Son aşamada ise, bu siyasi amacı
silah ile besler. Bu noktadan sonra, etnik milliyetçiliğe
dayalı terör artık her yerde can almaya başlar.
Açıkça
ifade etmek istiyorum, etnik yapı, sosyolojik bir
olgudur ve yadırganmamaktır. Ancak bu etnik yapı üzerine
siyasi bir söylem yüklenirse, etnik yapı ırkçı bir
yapıya dönüşür ve eğer bu etnik yapı, emeline
silah zoru ile ulaşmak isterse, etnik milliyetçilik,
terör örgütü hâline gelir. Türkiye’nin bugün
karşı karşıya geldiği etnik milliyetçi faşist terör
örgütü PKK, bu yapıdadır.
Ülkelerin
kendi sorunlarını ortadan kaldırmak amacıyla yarattıkları
çözümlerin bir kısmı, bir müddet sonra küresel
bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Yani bugünün
problemlerinin çoğu geçmişin çözümleridir5.
Geçmişte sadece kendi çıkarları doğrultusunda çözümler
üretmiş ülkeler bugün bu yanlış çözümlerden
kaynaklanan küresel sorunlarla baş etmek zorunda
kalmaktadırlar. Sorunların çözümünde ülkeler arası
diyalog ve iş birliği olmadan varılan sonuçlar,
gelecekte karşımıza daha ciddi güvenlik sorunları
olarak çıkacaktır.
Bir ülkeyi
zayıflatmak için kullanılan askerî seçenekler, artık
zorunlu görülmedikçe tercih edilmemektedir. Bazı güçsüz
ülkeler terörizm ve kitle imha silâhlarının sağlayacağı
caydırıcılıktan faydalanma yoluna gitmekte, bazı ülkeler
ise ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi ve bilgi
harekâtının kullanılması, ekonomik saldırı gibi
asimetrik stratejileri ön plâna çıkarmaktadır. Güvenliğin
yeni boyutlarına bakarken gerçekçi olmamız
gerekmektedir6.Bir ülkenin diğer bir ülkeyi,
silah zoruyla işgal etmesi gibi bir yaklaşım artık
çok tercih edilmemektedir. Daha ucuz, daha etkili
“karanlık savaş” metotları günümüzde daha çok
tercih edilmektedir.
Daha önce
ifade ettiğim gibi, yaşadığımız dünya, sıcak
savaş-soğuk savaş gibi evrelerden, karanlık savaş dönemine
girmiş bulunmaktadır. Karanlık savaş olarak
isimlendirilebilecek dönemde, ekonomik manipülasyonlar,
mikro-etnik kışkırtmalar, ülkelerin rejimlerini ve düzenlerini
yeniden tanımlamalar, ülkelere aşılanan renkli başkaldırılar
ve ülke isimlerinin önüne eklenmeye çalışılan akıl
dışı sıfatlar, “karanlık savaş” olarak
isimlendirilmeye çalışılan yeni yaklaşımlar olarak
tanımlanabilir. Bu stratejilerin güvenlik açısından
yeni tehditler yarattığı unutulmamalıdır. Terörizm
ne kadar uluslararası hukuka aykırı bir sorun ise,
ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi suretiyle bir
ülkenin egemenlik haklarının çiğnenmesi de o kadar
tehlikeli ve hukuka aykırıdır.
Bu
kapsamdaki tehditleri iç tehditler, bölgesel tehditler
ve küresel tehditler olarak üç halkada ama bağımsız
değil, birlikte ele almalıyız. Terörizmin küresel
niteliği, mücadelenin de küresel bir anlayışla yapılmasını
gerektirmektedir. Bunun için: “barış ve güvenlik,
ya her yerde ya da hiçbir yerdedir” anlayışının,
uluslararası ortamda terörizmle mücadelenin ortak
anlama ve kavrama biçimi olması gerekmektedir.
11 Eylül’de
ABD’de gerçekleştirilen terörist saldırılardan
sonra başta BM olmak üzere NATO, AB, AGİT gibi birçok
uluslararası kuruluş, terörle mücadeleye yönelik
bir dizi karar almış, terör örgütleri listeleri yayımlamıştır.
Ancak bu kararların uygulanmasında ve uluslararası sözleşmelerin,
ülkelerin iç hukuklarına yansıtılmasında hâlâ
ciddi sıkıntılar mevcuttur. Bu sorun, terörle mücadelede
çifte standart uygulayan ülkeleri yakından
ilgilendirmekte ve açıkça teröre destek vermek anlamını
taşımaktadır. Bugün, açıkça ifade edeyim, müttefik
olduğumuz ülkeler arasında PKK terörüne dolaylı ve
doğrudan destek veren ülkeler de vardır ve bundan büyük
üzüntü duymaktayız. Ben bu hususu bir çok konuşmamda
açıkça ifade ettim. Bu ifadeleri kullandığım
zaman, içte ve dışta bazı çevreler, “bu ifadeler
terörle mücadeleye yarar sağlamıyor” şeklinde
yaklaşımlarda bulunmuşlardır.
Değerli
Konuklar,
Bazıları,
gerçeği görmezden gelmekte veya onu bazı söylemlerle
örtmeye çalışmaktadırlar.
Size
somut örnek vereceğim. Türkiye’de teröristler çok
çeşitli patlayıcılar kullanmaktadırlar. Türkiye’de
kullanılan ve “topuk koparan” olarak isimlendirilen
mayınlar, her türlü cinayette kullanılan C-4, A-3,
A-4 ve benzeri patlayıcılar, herhalde süper
marketlerden alınmıyor. Terör örgütünün sözcülüğünü
ve propagandalarını yapan bir yayın organı, müttefik
bir ülkenin hudutları içinde faaliyet göstermektedir.
Terör örgütünün faaliyetlerinde aktif rol almaktadır.
Umarım, bu tür sözlerime politik tepki yerine, “Hayır,
doğru söylemiyorsunuz” diyebilmeleridir. Ancak, söyleyemezler.
Bunların
yanında ülkelerin siyasi emellerini gerçekleştirmek
için terörizmi desteklemelerini de terörizmi artıran
nedenler arasında saymak gerekmektedir.
Bu
yaklaşımda olan ülkeler, terörizmle mücadelede çifte
standart uygulayarak, kendi ülkesi içerisinde terör
eylemi gerçekleştirmeyen, fakat diğer bir ülkenin
terörist olarak tanımladığı kişi ya da örgütlere
göz yumabilmektedirler. Ayrıca, terörizm bazı ülkeler
tarafından bir dış politika unsuru olarak kullanılmaktadır.
Bu ülkelerin destekledikleri ya da yarattıkları terörü
kontrol edemediği ve sonunda bumerang etkisi ile
kendilerine de zarar verdiği bilinmektedir. Terör
belasından yıllardır çok acı çekmiş olan Türkiye,
terörle mücadelesinde binlerce vatandaşını yitirmiş
ve büyük maddi kayıplara uğramıştır.
Terörle
mücadelede yaşadığımız acı deneyimin ışığında,
güvenlik alanında bilgi paylaşımına, uluslararası
iş birliğine ve dayanışmaya Türk Silahlı
Kuvvetlerinin hazır olduğunu bu vesile ile ifade
etmekte yarar mütalaa ediyorum. Türkiye’nin bütünlüğünü,
demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olma özelliğini
tehdit eden terörle mücadelede bizi asıl üzen husus,
bu terörist hareketlerin bize insan hakları dersi
vermeye çalışan bazı ülkeler tarafından
desteklenmesi olmuştur.
Bir
hususu açıkça vurgulamam gerekir: Türkiye’nin çok
haklı olan terörle mücadelesinde gereken uluslararası
desteği alamadığı bir gerçektir. Gereken desteği
bir kenara koyuyorum. Bazı dış kaynaklı kuruluşlar,
üzüntü ile ifade edeyim; “Terörist Hakları”
Derneği hâline dönüşmüş bulunmaktadır. Böyle
bir ortamda, terörle mücadelede nasıl bir ortak payda
oluşturulabilir ? Bu hususu dikkatlerinize sunuyorum.
Sonuç
olarak, bugün gelinen noktada terörizme daha fazla
kurban vermemek ve uluslararası düzeyde ortak mücadelede
başarılı olabilmek için;
- Küresel
düzeyde eksiksiz bir iş birliği, anlayış ve ortak söylem
mekanizması kurulması,
-
Zengin ülkelerle fakir ülkeler arasında giderek
derinleşmekte olan yapısal sorunlara daha somut çözümler
getirilmesi,
- Yalnız
saldırıları gerçekleştirenler değil, teröristlere
mali, lojistik ve propaganda desteği sağlayanların da
terörist olarak kabul edilmesi kaçınılmazdır.
- Terörle
mücadelede en geniş uluslararası işbirliğinin,
ancak BM ile mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bu
nedenle, diğer bütün organizasyon ve inisiyatiflerin
BM’yi her alanda desteklemesi için terörle mücadelede
BM tarafından kabul edilen anlaşma, protokol ve
kararların tümünün, bunları henüz onaylamamış
olan ülkelerce de onaylanması ve uygulanmasının
gerektiğini takdirlerinize sunuyorum.
4. Kaynaklar Arası
Dengesizliğin Güvenlik Algılaması Üzerindeki Etkisi
:
Güvenlik
konusunda bir diğer önemli tehdit kaynağı ise, yer
altı ve yer üstü kaynaklarının kullanımı ile
bunun paylaşımı sonunda yaratılan ekonomik
dengesizliktir. Sanayi devriminden itibaren hayati öneme
sahip olarak algılanan yer altı kaynaklarının ele geçirilmesi
ya da kontrolü amacıyla sürekli güvenlik sorunları
oluşmuştur. Büyük savaşların hemen hepsi bu
nedenle yaşanmıştır. Bugün bile bazı bölgelerde
yer altı zenginliklerine sahip ülkelerde iç savaş
gibi ciddi güvenlik sorunlarının yaşanıyor olması
bu genel tabloya uygun düşmektedir.
Enerji
güvenliği, ekonomik güvenlik ve ulusal güvenlik
birbirinden ayrılmaz kavramlardır. Bu kavramlar bir
“bütünsellik” içerisinde değerlendirilmelidir. Dünyada
yeni bir enerji kaynağı keşfedilmediği sürece,
petrol ve doğal gaz gibi enerji kaynakları önemini
korumaya devam edecektir. Bu kapsamda, enerji kaynaklarına
sahip ülkeler ile bu enerji kaynağının ulaşım
yollarını kontrol eden ülkelerin de jeopolitik ve
jeostratejik önemleri sürecektir.
Bu önem,
hiçbir ülkeye başka bir ülke üzerinde baskı unsuru
olarak kullanma hakkı vermemelidir. Ülkelerin enerji
politikaları, başka ülkelerdeki güvenlik ihlallerine
dayandırılmamalıdır. Enerjinin bir siyasi araç
olarak kullanılması, bugün bile karşılaştığımız
kolaycı bir çözümdür.
Türkiye,
enerji kaynaklarına sahip olan ülkelerin bu varlıklarını
en güvenli şekilde pazarlarına ulaşması konusunda
katkı sağlamaya çalışmaktadır. Bu amaçla, enerji
nakil hatlarının oluşturulması ile hem üretici ülkelerin
kendi kaynaklarını pazarlama imkânına kavuşmasında,
hem de tüketici ülkelerin enerji güvenliklerini tesis
etmelerine yardımcı olarak küresel barışa katkı sağlamaktadır.
Hepinizce
malum olduğu üzere dünya, insanoğlunun yanlış
sanayi tercihlerinden kaynaklanan bir iklim değişikliği
sorunu ile karşı karşıyadır. İklim değişikliği
beraberinde, sağlık sorunları, ekonomik alanların
yeniden şekillenmesi ve kitlesel göç gibi bir kısım
güvenlik sorunlarını da beraberinde getirmektedir.
Eğitim
konusunda küresel düzeydeki dengesizlikler de bir başka
güvenlik kaygısı olarak ortaya çıkmaktadır. O da eğitimli
ve eğitimsiz insan gücü arasındaki farkın artmasıdır.
Eğitim düzeyi düşük toplumlar ile eğitimli
toplumların arasındaki refah ve anlayış farkı arttıkça,
eğitimsiz toplumların tepkisi radikalleşebilmektedir.
Bu durum, iki toplumun diyalog ihtimalini de zora
sokmaktadır.
5. Silahlanma Konusunun Güvenlik
Algılaması Üzerindeki Etkisi :
Bugün
güvenlik ortamı açısından bir başka tehdit konusu,
silahlanmadır. İkinci dünya savaşından sonra, Soğuk
Savaş boyunca 50 yılda üretilen nükleer silahlar için
yaklaşık 250 ton plütonyum kullanılmıştır.
Plütonyumunun
yarısının ortadan kalkması için (yarılanma ömrü)
24.000 (yirmi dört bin) yıl gerekmektedir . Bugün nükleer
silahlanma konusunda bir kısım ülkelerin istekleri ve
gayretleri, hem bu ülkelerin çevresindeki diğer ülkeler
açısından ve hem de insanlık açısından bir tehdit
yaratmaktadır.
Güvenlik
sorunlarının başında gelen silahlanma konusundaki adımlar,
maalesef özellikle gelişmiş ülkelerin yürüttüğü
politikalar tarafından atılmaktadır. Dünya silah
ticareti gelişmiş ülkelerin kontrolündedir. Teröristlerin
elde ettikleri silah ve mühimmat bir şekilde ülkelerin
bu pazardaki hassas olmayan politikalarının sonucunda
temin edilebilmektedir.
Kitle
imha silahları, tespit ve teşhisindeki güçlük ve
canlılar üzerinde yaratacağı kitlesel etkiler nedeni
ile güvenlik stratejilerinde önemli bir potansiyel
tehdit olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, kitle imha
silahlarının yaygınlaşması ve kontrol dışı
kullanıcıların eline geçmesi, uluslararası güvenliği
tehdit etmeye artarak devam etmektedir.
Bu
durum karşısında birlikte hareket etme
yeteneklerinin, dayanışma ve diyalog mekanizmalarının
geliştirildiği küresel bir güvenlik anlayışı oluşturulması
önem arz etmektedir. Türkiye, bu anlayış çerçevesinde
kitle imha silahları ve bunların atma vasıtalarının
yayılmasını önlemeye yönelik tüm uluslararası
anlaşma, sözleşme ve rejimlere bağlılığını sürdürmekte,
BM ve NATO’daki bu maksada yönelik çalışmalara
aktif olarak katılmakta ve desteklemektedir.
6. Başarısız Devlet Yönetimleri
:
Güvenlik
açısından bugün vurgulamak istediğim bir diğer
tehdit ise, başarısız devlet yönetimleridir. Başarısız
devlet yönetimlerinden kasdettiğim, bir kısım
devletlerin otoriter liderliklerine dayalı, rasyonel
olmayan, küresel güvenlik açısından tehdit oluşturan
yönetimlerdir. Bu devletler; insan hakları
ihlallerinde bulunur, kitlesel göç dalgaları yaratır
ve komşularına saldırırlar. “başarısız devlet
sorunu” daha önceleri insanlık ya da insan hakları
ile ilgili bir sorun olarak görülürken, bugün ciddi
bir uluslararası güvenlik boyutu kazanmıştır.
Başarısız
veya rasyonel olamayan yönetimlerin ortaya çıkardıkları
küresel tehditleri üç başlık altında özetlemek mümkündür.
Bunlar, yoksulluk, terör ve yerkürenin tahribidir.
Ülkelerin
başarısız yönetimlerinin nedenleri incelendiğinde,
bunların çoğunlukla gelir adaletsizliğine sahip olduğu,
halklarının çağdaş değerlerden ve modern eğitimden
mahrum bırakıldığı, yönetim kadrolarının ülke
çıkarlarından çok başka alanlara ilgi gösterdiği
görülebilir. Yönetim kadrolarının uzun vadeli ülke
çıkarlarının ortaya çıkartılması gibi bir görevi
vardır. Bunun başarılamaması durumunda “Politik
Miyopluk” olarak isimlendirilen sorun ortaya çıkar.
Başarısız devletlerin ortak özelliklerinden birisi
de işte budur.
7. Uluslararası Örgütler
– Ülkeler – Güvenlik Üçlemesinin Etkileşimi :
Bu
noktaya kadar ifade ettiğim hususlar küresel güvenliğin
karşı karşıya olduğu tehditlerdi. Bunlara karşı
alınabilecek önemli çözüm imkânları da vardır.
Bunlar, uluslararası küresel boyutlu anlayış ve iş
birliğidir. Bu kapsamda uluslararası örgütlerin çok
önemli işlevleri bulunmaktadır.
Kuruluş
amacı ne olursa olsun, uluslararası örgütlerin en önemli
işlevlerinden birisi “istikrar”ın yaratılması
olmalıdır. Bu örgütler, üyesi olan ülkeleri
birbirlerinin rakibi olmaktan çıkarmış ve aksine
istikrar için birbirlerinin tamamlayıcısı konumuna
getirmiştir. Uluslararası örgütler, uluslararası iş
birliğini geliştirme konusunda vazgeçilmez araçlar
olmuşlardır.
Ancak,
üyesi olmayan ülkeler açısından bu durum her zaman
doğru olmamaktadır. Üye ülkelerin hak ve
menfaatlerini, üçüncü ülkelere karşı uluslararası
kurumun hak ve menfaatleri gibi göstererek aramaları
sonucunda çatışmalar yaşanabilmektedir. Bunun
sonucunda da uluslararası örgütlerin kamuoyundaki güvenirliği
zedelenmekte ve etkinliği giderek kaybolmaktadır.
Yeni güvenlik
ortamında yaşana gelen gelişmeler neticesinde,
uluslararası mutabakatın elde edilebileceği en üst
kurumun Birleşmiş Milletler olduğu görülebilmektedir.
Birleşmiş Milletlerin teşkilatlanması ve işlevleri
açısından bu görevi üstlenebilecek yeterlilikte
olduğu açıktır. Bununla birlikte, her kurum gibi
gelişen şartlara uyum sağlama ve gelişmelere
proaktif bir tutum içinde olma konusunda bir kısım sıkıntıların
yaşandığı da ayrı bir gerçektir. Nitekim,
Irak’ta yaşanan mülteci sorunu ya da Darfur’daki
trajediler karşısında arzu edilen süratte inisiyatif
elde edememiştir.
NATO;
Soğuk Savaşın ardından, küresel bir güvenlik örgütü
olma konusundaki gelişimini devam ettirmektedir.
NATO’nun bu özelliği nedeniyle kendisinden
beklentilerin de farklı alanlara ve konulara doğru yayıldığını
görmekteyiz. NATO; farklı tehdit algılamaları,
belirsizlik ve riskler ile mücadelesini devam
ettirmektedir. Bunun yanında, teknolojide meydana gelen
devrim niteliğindeki gelişmeler, kamuoyu algılaması,
NATO’nun ve müttefiklerin harekâtından aldıkları
dersler gibi faktörlerin etkisiyle, yeni kimliğini de
sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.
NATO,
diğer yandan da askerî fonksiyonel sahalarda;
- Yeni
Stratejiler Üretme,
- Askerî
Konseptler Geliştirme,
-
Komuta ve Kuvvet Yapısını Dönüştürme ve
- Uygun
Yetenekler Geliştirme konularında dönüşümünü sürdürmektedir.
Bu çerçevede
TSK, uluslararası güvenliğin sağlanmasına yönelik
faaliyetlere BM, AGİT, NATO ve AB içerisinde aktif
olarak katılmakta ve belirli sürelerle NATO harekâtlarına
emir komuta etmektedir. Hâlen Afganistan’da Kabil Bölge
Komutanlığı ile Kosova’da Güney Bölge Çok Uluslu
Görev Kuvvetini komuta etmektedir. Türkiye, komşularının
güvenliğinin kendi güvenliği olduğunun farkındadır.
Ulu Önder Atatürk’ten itibaren bu politikasını da
devam ettirmiştir. Bölgesel güvenlik ve iş
birliklerinin küresel güvenliğe katkısı bu anlamda
inkar edilemez.
Uluslararası
düzenin dışında kalan devletlerin zaman içerisinde
marjinalleştiği ve kendi menfaatleri için uluslararası
düzene karşı olan gayretleri desteklediği görülmektedir.
Bölgesel örgütlenmeler bu gibi devletlerin ortaya çıkmalarının
önünde bir engel ve bir kontrol mekanizması işlevi görmektedir.
Bu
anlayışla Türkiye, çevresinde yaşanan gelişmeleri
takip ederek, uluslararası güvenliğe katkı sağlayacak
her türlü girişimi desteklemiştir. Desteklemeye
devam edecektir.
Bu çabalar
istikrara katkı sağlamaya yönelik çabalardır.
“istikrar”, ülkelerin güvenlik algılamalarının
esasını oluşturmaya başlamıştır. Bu durum
uluslararası örgütleri, birbirlerinin rakibi olmaktan
çıkarmış ve aksine istikrar için birbirlerinin
tamamlayıcısı konuma getirmiştir. Bunun yanında,
uluslararası örgütlerin faaliyet alanları
birbirleriyle örtüşür hâle gelmiştir.
8. Sonuç :
Sonuç
olarak, dünya, en ufak sarsıntılara hassas, kristal
bir küre gibi durmaktadır. Doğrusal olmayan etkiler
ve öngörülemez sonuçlar arasında yuvarlanan bu
kristal kürenin geleceği insanlık olarak bizim
ellerimizdedir. Bu sorunun çözümünde kullanabileceğimiz
araç da, bilimsel düşünce zemininde demokrasi,
uluslararası diyalog ve uzlaşı kültürüdür. Bu
sempozyum, bu anlamda bir katkı sağlayabileceği için
ayrıca önemlidir.
Değerli
Konuklar,
Değerli
Dinleyiciler,
Konuşmamı
tersten bir yaklaşımla sonuçlandırmak istiyorum. Bir
soru soracağım ve kendi düşüncelerimle bu soruya kısa
cevaplar vermeye çalışacağım.
Soru şudur;
Dünya
neler yapılırsa, neler yapılmazsa veya neler olursa güvenli
bir gezegen olmaktan çıkar?
Düşüncelerim
şunlardır;
a.
Kaynakların üretimi, kullanımı ve dağıtımını
sadece kendi ülke veya ülkelerimizin çıkarları açısından
ele alırsak,
b.
Kendi ülke veya ülkelerimizin refah ve güvenliğini,
başka ülke ve ülkelerin refah ve güvenliğini
tehlikeye sokacak şekilde ele alırsak,
c. Terör
olgusuna “iyi terörist”, “kötü terörist” şeklinde
çifte standart içinde yaklaşırsak,
ç. Ülke
veya ülkelerin içinde bulunabilecekleri istikrarsızlıkları
bir politik çıkar aracı olarak görebilen miyop bir
yaklaşımla ele alırsak,
d. Ülkelerin
arasında var olan ekonomik uçurumların ortadan kaldırılmasına
göstermelik katkılarda bulunarak, bu uçurumun derinleşmesine
sebep olursak (aşırı ekonomik dengesizlik,
radikalizmin besin ve ideoloji kaynağıdır),
e. Güce
dayalı sorunları çözme yöntemi yerine, önyargısız
barış ve işbirliği kültürünü geliştiremezsek,
f. Her
çeşit teröre karşı yalnız söylemde değil,
uygulamada da kesin bir davranış biçimi ortaya
koyamazsak,
g. Başkalarını
en az kendimiz kadar sevemezsek,
h. Bugünün
kısa vadeli çıkarları için gelecek nesillerimizin güvenliklerini
ve refahlarını tehlikeye atan yaklaşımlar içine
girersek,
ı.
“Güvenlik ve refah kavramını” sadece kendi
toplumumuz için bir ön şart olarak öngörürsek, yaşadığımız
gezegen hiç bir zaman huzur, güven ve refah içinde
olmayacaktır.
Sözlerimi
bitirmeden önce, sempozyumu Planlayan Stratejik Araştırma
ve Etüt Merkezi SAREM ile ilgili düşüncelerimi de açıklamak
istiyorum. Tamamen bir düşünce kulübü olarak
tasarlanan SAREM, bugüne kadar icra ettiği çalışmalarıyla
uluslararası bir kurum hüviyetini kazanmıştır.
Kurulmasına öncülük eden birisi olarak, SAREM’in
bu tür başarılı çalışmalarını görmekten duyduğum
mutluluğu ifade etmek istiyorum.
Değerli
Dinleyiciler,
Değerli
Konuklar,
Bu uzun
konuşmamda sabır sınırlarınızı zorladığımın
farkındayım. Beni sabırla dinlediğiniz için şükranlarımı
sunuyorum.
Bu
duygu ve düşüncelerle, siz değerli konuklarımıza,
konuşmacılara, oturum başkanlarına ve raportörlere
kıymetli katkıları için tekrar teşekkür eder,
sempozyumun başarıyla gerçekleştirileceği inancıyla
hepinize saygılar ve sevgiler sunarım.
1 Neleri değiştirmemiz
gerektiğinin tespitine yönelik bir karar verme tekniğidir.
2 SWOT (Strength,
Weaknesses, Opportunities, Threats)
3 Önyargısız olarak
risklerin değerlendirildiği karar verme yöntemidir.
4 Conflict Barometer 2003,
Heidelberg Institute on International Conflict Research,
Heidelberg, 2004, s.4.
5 Goodwin, Craufurd D.,
“ Energy Policy in Perspective: Today’s Problems,
Yesterday’s Solutions” Washington, The Brookings
Institution, 1981,ss. 728.
6 John, Sterman
“Business Dynamics: Systems Thinking and Modeling for
a Complex World,” NY.2000,22.
|