Semin Gümüşel - Sibel Düler - Adem Demir
Newsweek Türkiye 9 Kasım 2008 tarihli 2. sayısında yayınlanmıştır.
Her zamanki gibi saat sekizde kalktı. Gece üçe kadar okuyup beş
saat uykuya bünyesi alışıktı. Bu kez sucuklu yumurta yerine
fincanda tarhana içti. Yine MSN'i açtı. Ne giyeceğini düşündü.
İyi giyinmeyi severdi çünkü. "Giyeceklerimi hava durumuna göre
sabah kıza söylerim" diyor Tuncay Güney, "ütü yapar."
Fondaysa sabahları dinlemeyi sevdiği Mozart çalıyordu. İkinci
kahvesini içerken, Türkiye'den gelen dizi teklifini hatırladı.
Annesinin ördüğü patikleri pazarda satarken bugün geldiği noktayı
geçirdi aklından bir kez daha. Üçüncü kahvesinin yanında sigarasını
tüttürdükten sonra altın tespihini cebine attı, Calvin Klein parfümünü
sıktı ve evden çıktı. "Araba bekler, umurumda değil
toplantı. Önce ben önemliyim. Hayatım hep böyle oldu; gazetelerde
de "Ben büyük adamım diye hareket ettim" diyor Güney, kendini
anlatırken.
Emekli generallerin, akademisyenlerin, gazetecilerin, işadamlarının
"askeri darbeye ortam hazırlamak için kaos yaratmaya çalışmak"
suçlamasıyla halen yargılandıkları 'Ergenekon' davası,
Ağustos'ta iddianamenin açıklanmasıyla Cumhuriyet tarihinin en
önemli hukuk olaylarından birine dönüştü. İlk duruşması
geçen ay yapılan davanın iddianamesindeki ifadeyle 'Ergenekon örgütü'nün
organizasyon şeması ve altı çuval dolusu olduğu dava savcısı
Zekeriya Öz tarafından dile getirilen pek çok kritik dokümanın
kaynağıysa, Güney. 2001'de gazeteciyken otomobil kaçakçılığından
İstanbul Emniyeti Organize Suçlar Şubesi'nce gözaltına alındığında,
ilk defa onun evi ve ofisinde ele geçirilmişlerdi. Soruşturma kapsamında
birçok gözaltı ve tutuklama, sözkonusu şemaya göre ve Güney'in açıklamalarının
ardından gerçekleştirildi. Şema, savcının hazırladığı
iddianamede delillerin yer aldığı 236'ıncı klasörde
ayrıntılı şekilde yer alıyor. İlginç olansa, 2
bin 500 sayfadan fazla tutan iddianamede toplam 492 yerde adı geçen, savcıların
"şüpheli firari" olarak değerlendirdiği Güney'in,
davada ne sanık ne de tanık olması. Yaklaşık bir yıldır
medyanın en popüler figürleri arasında olan Güney'in açıklamalarına
medyada ve hakkında yayımlanan kitaplarda çok yer verildi. Ancak bu
yayınlar ya büyük ölçüde Güney'in anlattıklarından ibaretti
ya da doğrudan ona karşıydı. Sonuç olarak Güney hâlâ
gizemini koruyor. Üç ay boyunca, beş ülkede (Türkiye, Mısır,
ABD, Kanada, İsrail) Güney'in izini sürerken, kendisi dahil 100'e yakın
insanla konuştuk. Son sekiz yılda İslam'dan Hıristiyanlığa,
sonra Yahudiliğe geçen biri vardı karşımızda. Ajan
olduğu izlenimi vermeye çalışan, ama gizli servis kaynaklarının
hakkında "güvenilir değildir" dediği biri o; ifadeleri
ispattan mahrum ve çelişkili iddialardan mürekkep.
En azından doğum tarihi net. Güney 1972'de Çorum'un Kargı ilçesi,
Gölet köyünde dünyaya geldi. Üç kardeşten en küçüğüydü. Bir
yaşına varmadan aile İstanbul'a, Gültepe'nin Harmantepe
mahallesine yerleşti. Fakir bir çocukluktu. Annesi (Ayşe) ev hanımı,
babası (Ali) o dönem Beşiktaş'taki Tatbiki Güzel Sanatlar
Okulu'nda teknisyendi. 12'sinde aynı köyden Mithat Ulusoy adında bir
tanıdıkları Ayazağa'daki yatılı bir Kuran kursuna
götürdü Güney'i. Ayazağa Ortaokulu'na da devam ediyordu. Güney'e göre
1984'te o Kuran kursuna gönderilmesi rastlantı değil: "Ailem
Sabetayist! Böyle aileler de çocuklarını bu kursa gönderirdi. Sobalı
evimizde geceleri annem Tevrat'ı açar, bize okurdu." (Sabetayizm, 17.
yüzyılda İzmir ve çevresinde ortaya çıkan, kurucusu Sabetay
Sevi'yi mesih kabul eden, Yahudi mistisizmine dayalı gizli inanç.) Güney,
o yıllarda gittiği Kuran kursunun Süleymancılara bağlı
olduğunu ve cemaatin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan ile damadı Kemal
Kaçar'ın Sabetayist olduğunu iddia ediyor. Ayazağa Talebe
Yurdu'nun eski müdürü Halil Atam da, Güney'in talebelik dönemini gayet iyi
hatırlıyor: "Tuncay, dini, namazı öğrendi. Çalışkan
ve uyumluydu." O yıllarda cemaatin önde gelen isimlerinden, Güney'in
"Beni bilirler" dediği Hüseyin Kaplan ve Hüseyin Kumaş ise
iddiaları kesin reddederek, "Güney'i hatırlamadıklarını"
belirtiyorlar.
Halen Gültepe'de komşu çocuklarına Kuran öğreten, mahallelinin
"namazında niyazında biri" dediği annesi (73) yıllarca,
kökenlerinin Mısır'a uzandığını, Mısırlı
dedesinin de paşa olduğunu anlatmış. "Çorum'da ayrımcılık
vardır. Müslümanlar ile bizimkiler arasında kavgalar çıkarmış,
namaz kılmayıp oruç tutmadığımız için bizlere
'gavur' der, kız vermezlermiş" diyor Güney. Annesi de köklerinin
Mısır'a uzandığını doğrulayarak, basına
ilk kez verdiği beyanatta şunları söylüyor: "Oğlumla
gurur duyuyorum. Dört dinin kitabını da oğluma çocukken
verdim." Her yanı kitap dolu evde, namazını bölerek kapıyı
açan anne Güney, röportaj sırasında da sürekli tespih çekiyor. Güney'in
köyünden adlarının açıklanmasını istemeyen kişilerse
"Onun ailesi Sabetayist değil Alevi'ydi" iddiasında. Güney'i
Kanada'dan tanıyan ve hakkında "Ergenekon ve Karakutusu" adlı
bir kitap yazan Faruk Arslan ise, "Güney'in özellikle Ergenekon soruşturması
sırasında daha güvende hissetmek için Sabetayist bir kimlik
yaratmaya çalıştığı" görüşünde. 2005-2007
arası Güney'in Kanada'da hem danışmanlık yaptığı
hem de yazı yazdığı Kürt gazetesi Yeni Hayat'ın sahibi
Süleyman Güven de, "Ergenekon ilk çıktığında, bir gün
gazeteye ailesinin İsrail ile bağlarını anlatan bir belgeyle
geldi. Orijinal görünmediğinden yayımlamadık" diyor.
Sabetayizm konusunda kitapları bulunan ve adının gizlenmesini
isteyen bir uzmansa, Çorum'da Sabetayist yaşamadığını
belirtiyor.
Güney'in eğitimi tuhaflıklarla dolu. 13 yaşında babasının
ölümünden sonra, ailesi çok zor günler geçirmiş. "Annem patik örer,
ben pazarda sepette satardım; yaz tatillerinde konfeksiyon atölyesinde çalışırdım"
diyor Güney. 1980'lerde orta ikinci sınıfa devam ederken, Refah
Partisi'nin eski Kağıthane Belediye Başkanı Arif Calban ile
İstanbul Çeliktepe'de bir düğme atölyesinde tanışmışlar.
Tuncay Güney'i delikanlılık çağından tanıdığını
belirten Calban, onu "iyi, zeki, fırtına gibi bir çocuk"
olarak hatırlıyor. Medyada yer alan bilgilere göre Güney 1986'da
Pertevniyal Lisesi'nde öğrenci, hatta lise 1. sınıftan terk.
Ancak lisenin müdürü Aziz Yeniyol, (başvurduğumuz İstanbul
İl Milli Eğitim Müdürü Ata Özer'in telefonla sorusuna cevaben) böyle
bir öğrencileri olmadığını belirtiyor. Güney ise
ısrarla "Pertevniyal'den çok Bedrettin Dalan'ın İstek Vakfı'na
ait Tarabya Kemal Atatürk Lisesi'ne gidip geldim" diyor. Okul yönetimi ve
İstanbul İME Müdürlüğü bunun nasıl olduğu konusunda
resmi bir bilgi veremese de, Güney'in annesi "Tuncay, bu okula gitti
geldi. Sonra okulun müdür muavini (Ali Kuru) Tevfik Yener ile tanıştırdı,
oğlum Sabah gazetesinde çalıştı" şeklinde konuşuyor.
Güney'in hayatını değiştiren kişi Kuru olabilir. O yıllarda
oğlu aynı okulda okuyan gazeteci Yener (Sabah ve Milliyet
gazetelerinin eski yayın yönetmeni), Kuru'nun kendisini arayarak Güney'i
işe almasını rica ettiğini doğruluyor: "Kuru saygın,
güvenilir biriydi. Tuncay'dan söz etti, 'Bu çocuk terbiyeli, çalışkan,
babası vefat etmiş, annesine bakıyor, çalışmaya
ihtiyacı var' dedi. Galiba Tuncay'ın annesi de o okulda çalışıyormuş.
Meslek sahibi olsun, en azından sayfa yapmayı öğrensin, yetişsin
diye gazeteye yerleştirmiştim; ofis boyluk yapıyordu."
Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK'nın yeni adı Sosyal Güvenlik Kurumu)
kayıtları da bunu doğruluyor. Ancak Güney bir noktaya itiraz
ediyor. "Madem ofis boydum, nasıl gazetedeki en iyi maaşı alıyordum"
diye soran Güney, Sabah gazetesinde sigortalı olarak işe başladığını,
üç yıl sonra Milliyet'e geçerek iki yıl da orada çalıştığını
belirtiyor. Yener, Güney'in maaşıyla ilgili herhangi bir şey hatırlayamazken
o dönemde Sabah'ta yazı işleri müdürü olan, halen Vatan gazetesi köşe
yazarı Selahattin Duman "Kendisini o yıllardan net hatırlamıyorum
ama Tevfik işe almış olabilir, sever böyle acayip tipleri"
diyor, "bu denli yüksek maaş almasıysa imkânsız." Güney'in
SSK kayıtları tartışmayı noktalayacak kadar açık:
İlk kez sigortalı olduğu 1988'de liseden terk, 16 yaşında,
tecrübesiz ve eğitimsiz bir genç olarak, ayda yaklaşık 65 bin
500 lira almış. Bu rakam dönemin asgari ücretinin yaklaşık
iki katı. İki yıl sonra maaşı 190 bin liraya ulaşmış
(asgari ücretin iki katı). 1991'de, yani 19 yaşındayken Sabah
gazetesinden aldığı maaş ise 1 milyon 100 bin liranın
üzerinde ve bu rakam o dönem asgari ücretin beş katına denk
geliyor.
Gazetecilikle birlikte Güney'in hayatı daha da sisli hale geliyor.
1992'de, Güney'in iddiasına göre Harp Okulu'ndan bir öğrenci,
emekli Albay Necabettin Ergenekon (hata yok, soyadı) ile tanıştırıyor
onu; ancak Albay Ergenekon 1982'de emekli olduğunu belirterek, "Güney'i
tanımadığını" söylüyor. Oysa Güney, bu ismin
kendisini şu anda Ergenekon örgütü liderlerinden olmakla suçlanan,
emekli jandarma tuğgenerali Veli Küçük'le tanıştırdığını
da iddialarına ekliyor. "Ben bir tanışma manyağıyım"
diyen Güney, 20'sinde bir gençten beklenmeyecek ilişkiler kurmaya da böyle
başlıyor. Güney, Milliyet'ten ayrıldıktan sonra iş
ararken haftasonlarını Gültepe'de Fethullah Gülen cemaatine ait olduğunu
ileri sürdüğü Boğaziçi Kırklar Erkek Öğrenci Yurdu'nun
müdürüyle geçirmeye başlıyor (annesi de doğruluyor). Şimdiki
yurt müdürü Ömer Şamil Yalçın ise Güney'i yalanlıyor:
"Yurttaki bazı öğrencilerle arkadaşlık etmiş,
gelmiş gitmiş olabilir. Kayıtlarımızda Güney'le ilgili
hiçbir şey yoktur. Yurdumuzda kalmamıştır. Bizimle ilgisi
yoktur."
Zaman gazetesinin Cağaloğlu ilan bürosu müdürü aracılığıyla
cemaate yakın Samanyolu TV'nin (STV) yapım şirketi Işık
Prodüksiyon'da işe girdiğini söyleyen Güney, 1994'te, altı ay
boyunca "Doruktakiler" adlı bir program hazırladı.
Programına siyasetçi, akademisyen, asker pek çok ünlüyü konuk etti.
Aynı yıl STV'de olan Haluk Örgün, Güney'i şöyle hatırlıyor:
"Benim frekansıma uymazdı. Kendini çok önemli, herkesle ilişkisi
varmış gibi sunuyordu. Şurası kesin, işlerini bir
şekilde hallediyordu. Mesela biz habere gidecek kamera bulamazken, o
buluyordu." Adını vermek istemeyen ve o dönemde Güney ile
beraber çalışan bir başka gazeteciyse, "Kendini çok iyi
satan biriydi ama hiç donanımı, birikimi yoktu" diyor. O dönem
aynı kanalda çalışan, kimliğinin gizlenmesini isteyen iki
kaynak, Gülen'in konuşmalarının kayıtlı olduğu
kasetleri çalmakla suçlanan ekipte yer aldığı için, Güney'in
STV'den kovulduğunu belirtiyorlar: "Daha sonra da bu kasetler çeşitli
televizyon kanallarına satıldı." Bu iddiayı Güney
kesinlikle reddediyor. Kasetlerde yer alan, Gülen'in "Cumhuriyet ve
laiklik karşıtı" olmakla suçlanmasına yol açan konuşmaları,
28 Şubat 1997'deki askeri muhtıra öncesinde ATV ve Kanal D'de yayınlanarak
büyük yankı uyandırmış, bu nedenle hakkında dava açılan
Gülen ABD'ye gitmek zorunda kalmıştı.
Güney'in, Gülen'e yakın kimselerle ilişkisine dair bir bilgi,
sahtecilik ve dolandırıcılıktan gözaltına alındığı
2001'de, dönemin İstanbul Organize Suçlar Şubesi Müdürü Adil
Serdar Saçan tarafından alınan ifadesinde şu sözlerle geçiyor:
"O sırada Gülen cemaati içinde edindiğim bilgileri, periyodik
olarak Mehmet Eymür'ün (dönemin MİT Kontrterör Daire Başkanı)
adamları benden alırdı." Eymür, Güney'i tanımadığını
söylerken Güney de sorgunun işkence altında yapıldığını
savunarak ifadeyi yalanlıyor. "Nurettin Veren (Gülen'e yakın çevrelerde
üst düzey görevlerde bulunduğu savunulan, şu an İşçi
Partisi üyesi bir isim) devletin, Gülen cemaati içindeki adamıydı,
bana ihtiyaç yoktu." Güney, son dönemde verdiği beyanatlarda Gülen'i
sadece bir kez Altunizade'deki FEM dershanesinin en üst katında verdiği
kahvaltıda gördüğünü belirtiyor. Ancak serbest gazeteci Ayşe
Önal (Güney ile, Samanyolu TV'deki "Doruktakiler" programına
konuk olduğunda tanıştığını söylüyor)
cemaatin düzenlediği bir iftar yemeğinde Güney'in kendisini çağırarak
Gülen'in bulunduğu ve sadece özel konukların alındığı
bir odaya götürdüğünü anlatıyor. Gülen'e yakın, adının
açıklanmasını istemeyen birden fazla kaynaksa "Güney'in
kesinlikle cemaatten olmadığını" ve bu tür görüşmelerin
"birkaçı geçemeyeceğini" söylüyorlar. Bu arada Güney,
STV'de çalıştığı dönemde İşçi Partisi (İP
- Başkanı Doğu Perinçek Ergenekon davası tutukluları
arasında) ile de ilişki kuruyor. İP'nin yayın organı
Ulusal Kanal Genel Müdürü Ferit İlsever "1990'lı yıllarda
Aydınlık dergisine (İP yayın organlarından) gidip geldiğini
biliyorum" diyerek bunu doğruluyor. Ancak "Tanımadığım
bir insan; ilk baştan beri güven vermiyordu" dediği Güney'in
"MİT, Fethullahçılar, hatta CIA (ABD haber alma örgütü) tarafından
kullanılmış bir zavallı" olduğunu savunuyor.
Güney'in gazetecilik kariyerinde başka kuşkulu durumlar da var.
1995'te Akşam gazetesinde çalışmaya başladığını
belirten gazetenin o dönemki yayın yönetmeni Behiç Kılıç,
"Tuncay ajan muhbir olarak kullandığımız bir elemandı,
muhabir ya da gazeteci olarak değil. Aşağılamak için söylemiyorum
ama teşbihte hata olmaz: 'Bir ava giderseniz, yanınızda sadık,
avcı, rehber köpeğiniz vardır. Avı alır, getirir. 'Taşıyıcı'
olarak kullanırsınız. Biz de Güney'den taşıyıcı
olarak yararlandık. Eğitimsizdi, haberi yazamaz ama anlatırdı"
diyor. "Bugün çalışmak istese yine işe alırım.
Kimlik zaafına rağmen" diye de ekliyor. PKK terörünün yoğun
olduğu o dönemde, Güney Irak'ın kuzeyinden haberler taşımış.
"Güney'i karşılıklı kullanmışız, biz de
gazete olarak kullanılmışız" diyen Kılıç'ın
verdiği bir bilgi çok ilginç: "Güney, arşivden aldığı
bir takım fotoğraflarla dönemin Başbakan'ı Mesut Yılmaz'ı
Susurluk skandalının baş kahramanlarından Abdullah Çatlı'yla
yan yana gösteren bir fotomontaj olayına karışıp, ardından
da Yılmaz'a muhalif bir milletvekiline sattı."
Buradaki pek çok çalışma arkadaşı, Güney'in "asla
haber yazacak bir birikimi olmadığını" vurguluyor. Güney'in
o dönemde yazı işleri müdürlüğünü yapan Arslan Bulut ise
"Hem Veli Küçük hem de Mehmet Eymür ile bağlantılıydı"
diyor, "Güney'in jandarma ve MİT ile ilişkileri vardı.
İstihbarat arşivciliğine yönelmişti. Kim yetiştirmişse
ona bu işi çok iyi öğretmişler." Bulut, Güney'in ilginç
bulduğu çalışma yöntemini de anlatıyor: "Getirdiği
haberlerin bir kısmı yönlendirmeydi, Türkiye'nin lehine mi aleyhine
mi olduğu pek kestirilemezdi. Büyük kısmını bizzat kendi
üretiyordu. Gazeteden sık ayrılmazdı. Tamamen tahmine dayalı
ilişkileri, masa başında, şema çıkararak, şekiller
çizerek kuruyordu. İstediğimiz bir belgeyi, raporu alması beş
dakikasını alırdı." Ancak Bulut, sol eğilimli bir
terör örgütü (örgütün adının açıklanmasını
istemiyor) tarafından tehdit edildiği bir dönemde, işe gelip
giderken Güney'in kendisini yalnız bırakmayıp eşlik ettiğini
de anlatıyor.
Güney'in 'Ergenekon örgütüyle' ilişkisine dair iddialar kritik. 1997'de
askere giden Güney'in Kars Ardahan 9. Tabur Usta Birliği'ndeki askerliği
kimi kaynaklara göre altı, kimine göre dört ayda sona eriyor. Kendi
anlatımıyla "Canım sıkıldı burada paşa
(Veli Küçük'ü kastediyor), herkes devreye girsin, ben gidiyorum"
diyerek Ankara GATA'dan aldığı bir psikiyatri raporu sayesinde
sona ermiş görevi. Güney'in eşcinsel raporu aldığı
iddia edilse de, Güney bunu reddediyor. Ama "Pek çok eşcinselin
askerlikten men raporu almasına yardımcı oldum" diyor. Güney'in
askerlik yaptığı dönemdeki tugay komutanı (adının
yazıda geçmesini istemiyor) ise "Tugay dediğiniz sekiz, dokuz
bin kişi. Kendisini hiç hatırlamıyorum, hiç de tanışmadım"
diyor. (Şimdi emekli olan sözkonusu komutanın oğlu Ergenekon
davasında tutuklu olarak yargılanıyor.)
Bu arada Güney'in yolu, ana akım medyadan ayrıldı. Turgut Büyükdağ'ın
sahibi olduğu Yeni Strateji Dergisi'nde çalışmaya başladı.
Derginin genel yayın yönetmeni, şu anda Ergenekon'un tutuklu sanıklarından
Ümit Oğuztan. Aynı dönemde, Güney'in sahte kimlik ve diploma hazırlamak
gibi işlere bulaştığına dair iddialar da mevcut. Güney,
bunları da reddediyor. Ancak Arslan bu dönemi şöyle yorumluyor:
"Gazetecilikte dikiş tutturamayınca, iyice Küçük'e yaklaştı.
Geçim derdinden hukukdışı işlere bulaştı. Aslında
fukara biri, ne o kadar karmaşık ne de o kadar güçlü." Nitekim
Mart 2001'de Güney, kayınbiraderi Adem Taşdemir ile birlikte dolandırıcılık
suçundan gözaltına alındı.
Sebebi, Timur Büyükölmez adlı bir vatandaşın, bir jeep alım
satımıyla ilgili olarak Erdal Güventürk ve Orhan Sonuç adlarındaki
iki polis tarafından dolandırıldığı iddiasıyla
Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurması.
Konu araştırıldığında, kendilerini polis olarak
tanıtan bu kişilerin Güney ve eniştesi Taşdemir olduğu
ortaya çıktı. Önce İstanbul Gayrettepe'deki Asayiş Şube
Müdürlüğü'nde sorgulanan Güney, birkaç gün sonra Organize Suçlarla
Mücadele Şube Müdürlüğü'ne teslim edildi. Güney'in ev ve
ofisinde yapılan aramalarda, bugün Ergenekon davasında kanıt
olarak sunulan altı çuval belge, iki ruhsatsız tabanca, 36 fişek
ve 115 sahte diploma ile pek çok farklı doküman delil olarak alınıyor.
Güney'in polise verdiği ifade sırasında (İstanbul 1. Ağır
Ceza Mahkemesi, 2002/64 numaralı dosyadan) kendisine sorulan bir iddia da
arsa dolandırıcılığıyla ilgiliydi: Buna göre Güney,
1997'de askerliğini yaparken tanıştığı ve 2001'de
Hasdal Kışlası'nda Maliye Bütçe Subayı olarak görev yapan
teğmen Murat Oğuz (Ergenekon davasından tutuklu) ile birlikte bir
arazi dolandırıcılığına karışmıştı.
Kilyos Kısırkaya köyü muhtarıyla anlaşarak köy
arazilerini ve İl Özel İdare'ye ait köy plajını üçüncü
kişilerin ele geçirmesine aracılık etmişlerdi.) Muhtar Erol
Kocaer olayı kabul ediyor. "Bizimle görüşmeye gelenler, resmi
askeri üniformalar içindeydi ve kendilerini JİTEM'in görevlileri olarak
tanıttılar. Karşılarında esas duruşa geçmiştik"
diyen Kocaer, "Kuşkusuz plajın işletmesini o dönemki
sahiplerinden alarak JİTEM'den gelenlere verdik. Çünkü önceki işletmecilerin
PKK'ya yardım ettiğini söylemişlerdi. Güney de kendini albay
olarak tanıttı" diyor.
Ancak dosyadaki belgelere bakılırsa Güney, bu süreçte poliste
kabul ettiği dolandırıcılık olaylarına dair
mahkemedeki savunmalarında farklı şeyler söyledi. Kendisine yöneltilen
pek çok suçlamaya karşı, 87 yıl ceza istemiyle yargılandığı
mahkemede pek çok ünlü ismi ve yetkiliyi de telaffuz ederek uluslararası
yolsuzluklardan bahsetmeye başladı. Güney'in savunmasının
bir yerinde, o dönemdeki avukatı Yusuf Aydın'ın şu sözleri
zapta geçti: "Güney mesleği itibarıyla yaptığı
araştırmalar sebebiyle devlet hesabına çalışmıştır,
edindiği bilgileri emniyete ve ilgili kurumlara aktarmıştır,
emniyet ve diğer devlet kurumları arasında çıkan sürtüşme
sebebiyle Tuncay Güney harcanmak istenmiştir." Buradaki "devlet
hesabına çalışma" ifadesinin kaynağını sorduğumuz
Aydın, "O beyanı, kendisinin sözleri üzerine söyledim. Beyanım
özel, devletin onu görevlendirdiğine yönelik somut bir bilgiye dayalı
değildir" diyor. Davayı, daha sonra vefat etmiş ulusalcı
bir işadamının (Kemal Özden) ricasıyla üzerine aldığını
belirten Aydın, Güney'i savunmaktan vazgeçmiş. Sebebini şöyle
açıklıyor: "Bana verdiği verilerden bir sonuca varamadım.
Tuncay'ın anlattıkları farazi, dedikodu mahiyetinde. Avukatı
olarak bana doğru söylemiyorsa kimseye söylemiyordur. Hakkındaki
bilgi kirliliğine Tuncay bizzat sebep oluyor, popüler olmayı ve gündemde
olmayı seviyor. İddialarının yüzde 90'nı kendi yarattığı
dünyaya has."
Güney, 2001'deki dolandırıcılık operasyonu için "Bu gözaltı,
Ergenekon'un faaliyetlerini anlatan elindeki dosyalara ulaşmak için polis
müdürü Saçan'ın komplosuydu" diyor. İçinde suikastlar, uyuşturucu
kaçakçılığı, darbe planları, üst düzey yetkilileri
kanunsuz dinleme ve fişlemelere dair detaylı iddia ve bilgiler bulunan
bu dosyalar, Ergenekon'un yasadışı faaliyetlerine dair en geniş
arşiv niteliğinde. Bugün örgütün liderlerinden olmakla suçlanan Küçük'ün
ev ve iş yerindeki aramalarda bile bu kadar belgeye rastlanamadı.
Ancak o dönemde Ergenekon ile ilgili bir soruşturma açılmadı.
Bunun nedeni hâlâ tartışılıyor. Hakkındaki tüm
iddialara rağmen, Güney 2001'deki bu davada ablasının ödediği
kefaletle serbest bırakıldı. Süren dava nedeniyle yurtdışına
çıkış yasağı olmasına rağmen ABD'ye gitti.
Eski avukatı Aydın'ın verdiği bilgiye göre, davadaki şikayetçiler
zararları tazmin edildiği için şikayetlerini geri çekti. Bu
zararlar ise, yine avukatın verdiği bilgiye göre, Güney'in ablası
ve Taksim'deki Güney'e ait binanın satışıyla karşılandı.
Ancak dava tamamıyla kapanmadı, zira Güney'in son bir kez ifade
vermesi gerektiği için en son geçen haftaki duruşmada yeniden
ertelendi. Dava savcısı Ziya Hurşit Karayurt, Ergenekon davasının
iddianamesinin gönderilmesini talep etti. Bağ bulunması halinde Güney'in
davası da Ergenekon davası ile birleştirilecek. Bu dava kapsamında
ele geçen ve yaklaşık yedi yıl sonra Ergenekon soruşturması
kapsamına alınacak belgelerse, sözkonusu mahkemenin arşivinde değil,
Saçan'a yakın birinin deposunda bulundu. Güney'i yakından tanıyan,
güvenlik konularında uzman bir kaynak, farklı bir yorumda bulunuyor:
"Bütün bunları Saçan da düzenlemiş olabilir. Bence Güney bu
çapta bir insan değil. O dosyaların Güney'de çıktığından
bile şüpheliyim. Saçan, o sorguya ciddi eklemelerde bulunmuş
olabilir." Güney hakkında 2001'de açılan davaya bakan ve adının
gizli kalmasını talep eden bir hakim "Madem Ergenekon soruşturmasının
temelinde Güney'in anlattıkları çok önemli yer tutuyor, niçin
bizim mahkememizde açılan bu dosya incelenmemiş, istenmemiştir"
diye soruyor.
Güney'in yurtdışına çıkış yasağı
varken ABD'ye nasıl gittiği sorusuna gelince. 2000 yılında
bu ülkeye yapılan bir basın gezisine katıldığında
aldığı 10 yıllık Amerikan vizesi vardı. Güney
durumu şöyle açıklıyor: "Türkiye'de kalmam Saçan ve
Ergenekon'un çıkarına olmadığından, Adnan Akfırat
(İP Merkez Karar Kurulu üyesi) ve bir emniyet yetkilisi çıkışımı
kolaylaştırdı." Yargılanırken nasıl olup da
yurt dışına çıkabilir, sorusunu yönelttiğimiz Eymür
ise "Tanımıyorum. Bilemem. Bir teşkilatın yardımıyla
olabilir" diyor. Kamuoyunu meşgul eden bu tür sorular, akıllara
Güney'in de bazı konuşmalarında ima ettiği gizli servis bağlantılarını
getiriyor.
Güney'in ABD'de yaşadıklarına dair çok az şey biliniyor.
Yakın çevresine göre Güney, New York civarındaki ilk günlerde büyük
zorluklar çekti. Günde 16 saat bir benzin istasyonunda çalışıyordu.
Ancak o dönemde, kimi aracılar sayesinde Howard Williams adında bir
evangelist'e ulaştı. Güney'i Türkiye'deyken tanıyan ve kimliğinin
gizli tutulmasını talep eden bir kişi, onun Türkiye'deyken son yıllarda
Kitabı Mukaddes Yayınevi'yle yakın ilişkide olduğunu
belirterek muhtemel aracıları da işaret ediyor. Türkiye'de bir
kilisede görevli ve adının saklanmasını isteyen bir
Protestan papaz da bu ilişkiyi doğruluyor: "Güney Milliyet
gazetesinde çalışırken bizim kiliseye gelip Hıristiyan
olmak, ABD'ye gitmek ve İngilizce öğrenmek istediğini söylemişti.
6 ay gelip gitti, İngilizce derslerine katıldı." Bu papaz
Williams'ı tanıdığını belirtse de Güney'in orada
Williams ile ilişki kurmasına aracılık etmediğini, bu
konuda bilgisi olmadığını söylüyor.
Güney'e ABD'de bulunduğu süre içinde ve sonrasında da çok yardımcı
olan, adeta ağabeyi, fikir babası gibi gördüğü kişiyse
Mardin Dargeçit doğumlu Yakup Can. Kendi ifadesiyle, "1978'de hayatını
insanlığı nurlandırmaya adayan bir din adamı." Hıristiyan
kelimesini tercih etmeyen Can, inancını "Mesih'in bir imanlısı"
yani evanjelist olarak tanıtıyor. New York'taki evinden telefonla
sorularımızı yanıtlayan ve basına ilk kez konuşan
Can, Güney ile tanışmasını açıklıkla anlatıyor:
"Bir gün, Williams birader beni aradı ve 'Yanımızda çok
donanımlı, soruları olan bir genç var. Size yönlendirebilir
miyim' diye sordu. Hemen kabul ettim." Can, Güney'i ilk kez gördüğünde
çok kötü durumda olduğunu anlatıyor. Can ve Güney, uzun bir süre
Güney'in çalıştığı benzin istasyonundaki tek izin günü
olan perşembeleri, saat 12:00'den akşam 20:00'ye kadar Eski Ahit üzerine
çalışmışlar. Can, Güney'in 2004'te din değiştirmeye
karar vererek vaftiz olduğunu belirtiyor. Güney'in adının geçtiği
New York Institute adlı kuruluşun da, Güney tarafından
gazetecilik ve araştırma faaliyetlerine devam etmek için kurulduğunu
anlatıyor. Internet sitesinde adı 'müdür" olarak geçen Can,
bunu Güney'in ricası üzerine kabul ettiğini ancak hayatta insanlara
yardım etmek dışında hiçbir işi olmadığını,
politikayla asla ilgisi bulunmadığını ekliyor.
Can, beraber geçirdikleri günler, dersler boyunca Tuncay'ın samimiyetine
ve iyiliğine tamamen inanmış, "Tuncay için canımı
veririm" diyor. Bugüne dek kendisine her anlamda yardımda da bulunmuş.
Oturma izni ve vatandaşlık gibi konulardaki sorunlardan dolayı
ABD'de kalması imkânsız hale gelen Güney'i Kanada sınırına
kadar kendi aracıyla götüren de o, ihtiyacı olduğunda kendisine
para gönderen de. Tuncay'ın hayatının tehlikede olduğunu
insanlardan duyduğunu belirten Can, "Çok endişeliyim"
diyor. Vaftiz olan Güney'in sonradan Yahudiliğe geçmesi ve bugün
Toronto'da Jacob House (İbranice B'nai Yakov) adlı Yahudi toplum
merkezinde rabbi (haham yardımcısı) olarak çalışması
hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, "Buna asla inanamam.
O Kanada'ya geçtiğinde bazı Yahudi arkadaşlar edindi, onlara
İsa Mesih'i anlatıyordur. Tuncay bana bir gün şunu söylemişti:
"Yakup birader, artık annem bana dese ki, "Oğlum dön bu
yoldan, yoksa sana sütümü helal etmem, anne artık sütüne ihtiyacım
yok" derim. Bunu söylemiş insanın inancından asla şüphe
etmem."
Güney'in gerçekten Yahudi olduğuna, rabbi olarak çalıştığı
kurumun ciddiyetine inanan yok. Ne o, ne de Jacob House adlı kuruluş,
Toronto'daki Yahudi Cemaatleri Federasyonu'na (UJAFED) veya Toronto Rabbiler
Komitesi'ne kayıtlı. Zaten bu kuruluşun aslen bir sinagog olmadığını
Güney de kabul ediyor. ABD'de ve Kanada'da pek çok örneğine rastlanan,
insanlara dil eğitimi verilen, spor, kültürel faaliyetler vs. yapılan
bir tür sosyal merkez burası. Ancak Güney verdiği röportajlarda hem
sözleriyle hem görüntüsüyle Yahudi olduğuna vurgu yapıyor.
Gazeteci Arslan'a ve yine Güney'in eski bir ev arkadaşına göre
"Güney'in çalıştığı sinagog görünümündeki bu
oluşumu, onu Kanada'da çalışıyor gösterebilmek için
Yahudi avukatı kurdu." (Avukatı konuşmayı kabul
etmiyor.) Güney'i tanıyan pek çok kişi, Yahudi kimliğinin Güney'in
Ergenekon soruşturmasıyla korkarak sırtını güçlü bir
yere dayamak istemesinden kaynaklandığı yorumunu yapıyor.
Toronto Rabbiler Komitesi'nin yöneticilerinden Michal Shekel, kendi kuruluşlarına
ve uluslararası planda kabul gören kuruluşlara kabul edilen bir rabbi
olmak için, üniversite eğitimi sonrası 4-6 yıllık özel
bir eğitim daha gerektiğini vurguluyor. Ancak Güney'i 2004'te
Kanada'da tanıyan bir grup Türk, kendisinin daha ziyade koyu Hıristiyanlar
ile birarada olduğunu hatırladıklarını belirtiyorlar.
Hatta Güney'in o dönem yakınında olan bir arkadaşı Güney'in
arkadaşlarının kendisine İncil verdiğini de hatırlıyor.
2005'te Güney, Kanada'daki tüm Türk derneklerinin çatı kuruluşu
Kanada Türk Dernekleri Federasyonu (KTDF)'nun yürütme kurulu seçimlerine katılıyor.
Hatta başlarda istekli çalışması ve yoğun çabasıyla
sempati topluyor. "Türk toplumuna hizmet etme ve lobi konusunda çok çok
istekliydi" diyor o seçim döneminde beraber çalıştığı
bir kişi. Ancak zamanla sivri dili nedeniyle Türk cemaatinden tepki
topluyor ve seçimlerden çekiliyor. Özellikle son yıllarda "Abdullah
Gül beni aradı, MOSSAD başkanı Kanada'ya gelip benimle ilgili açıklamalar
yaptı" gibi abartılı ve kendini çok önemli göstermeye
meyilli açıklamalarıyla, ona karşı tepkiler daha artıyor.
Kanada vatandaşı olduğu da Güney'le ilgili bir diğer
yanlış bilgi. Kanada'da mültecilik davası halen sürüyor.
İki defa talebi reddedilen Güney'in davasının normalden uzun sürdüğünü
belirten Arslan, Güney'in tartışmalı cinsel kimliğini bile
bu konuyla ilişkilendiriyor. "Güney eşcinsel değil, avukatı
iltica davasında etkili olması için ona bu şekilde davranmayı
tavsiye etti." Ancak Güney'in cinsel kimliğine dair aksi iddialar da
mevcut. Güney'in kendisi bu konuda net konuşmamayı tercih ediyor.
Kanada resmi mercileri Güney'in vatandaşlık statüsü hakkında
bilgi vermeyi gizlilik ilkesi nedeniyle reddediyor. Ancak Kanada'da Güney'in çevresinden
görüştüğümüz tüm kaynaklar, Güney'in sorunlu iltica davası
nedeniyle endişeli olduğunu ifade ediyor. Lüks içinde yaşadığı
yönündeki bilgiler de gerçekleri yansıtmıyor. Güney'in devletten
sosyal yardım aldığını, mütevazı evlerde oturduğunu,
onun durumundakiler için düzenlenmiş yardım kuruluşlarından
kıyafet, yiyecek vs. yardımlar aldığı belirtiliyor. Ne
özel şoförü, ne korumaları ne de süper lüks villası var Güney'in.
Toronto'da Yahudi mahallesinde yaşıyor.
Güney'in yıllardır Kanada'da nasıl yaşayabildiğini açıklamada
tanıklar yetersiz. İddia edildiği gibi ajan olabilir mi? ABD ve
Kanada'daki gizli servis kaynakları, Güney hakkında Newsweek'e
"Ciddiye alınmayacak ve güvenilir bulunmayan bir kişi" değerlendirmesinde
bulundu. Yeni Hayat gazetesinin sahibi Güven, 2007'de Güney hakkındaki
iddialar duyulmaya başlayınca kendisiyle ilişkiyi kestiklerini söyleyerek
"Güney'in kullanılabileceğini ama ajan olacak yetenek ve özelliklere
sahip olmadığını, ortalarda çok göründüğünü"
belirtiyor. Arslan da böyle düşünenlerden. Yine de "MOSSAD (İsrail
istihbarat örgütü) İstanbul'daki yıllarından başlayarak
onu kullanmış olabilir. Zaten böyle görünmeyi sever. Bir keresinde
bana MOSSAD'dan kendisine para ödendiğini gösteren bir banka dekontu göstermişti"
diyor. Güney'i tanıyan başka bir kaynak ise bu dekontun sahte olduğundan
emin.
MOSSAD ve Güney'in yan yana anıldığı başka olaylar da
var. 2007'de Muhammed El Atar adlı bir Mısırlı genç, Mısır'da,
İsrail lehine casusluk yaptığı suçlamasıyla tutuklandı.
Ardından Kanada'da yaşayan üç isim bu kişiyle bağlantılı
olarak aynı casusluk olayıyla gündeme geldi. Bu isimler Daniel Levi,
Kemal Kosba, Tuncay Bubay. Biri Mısır Dışişleri Bakanlığı'ndan
üst düzey bir isim, diğeri bu ülkedeki etkin bir Batılı elçiliğin
güvenlik sorumlusu iki yetkili tarafından doğrulanan bilgilere göre,
bu üç ismin de Güney'e ait olması "yüzde 99,9 olasılık."
Yani Güney, Mısır tarafından aranıyor. Güney'in bir dönem
Toronto'da aynı evi paylaştığı adını vermek
istemeyen bir kişi de, Attar ile farklı bir isim altında Güney'in
arkadaşı olarak tanıştığını gayet iyi
hatırlıyor. Bu konuyu sormak için başvurduğumuzda, İsrail'in
İstanbul Başkonsolosluğu "konuyla ilgileri olmadığı,
hepsinin deli saçması olduğu ve yardımcı olma imkânları
bulunmadığını" belirtti.
Güney'in en sevdiği kitap "Alamut'un Efendisi Hasan Sabbah",
annesi hayatta en sevdiği ve belki de üzerinde etkili tek insan. Kadınların
onu kullanabileceği tembihiyle büyütülmüş. Okuma merakı da
yakınlarınca doğrulanıyor. Kanada'ya gelen herkesten
kendisine kitap getirmesini istiyor. Aynı zamanda eğlenceye düşkün,
insanlarla beraber olmayı, misafir ağırlamayı seven, neşeli
biri. İnsanlarla çok kolay ilişki kuruyor, her yere girip çıkabiliyor,
hemşerilik bağlarını da çok akıllıca kullanıyor.
Uzun yıllar genelkurmay, asker, polis muhabirliği yapmış,
alanında uzman bir gazeteci "Ben bu tarz işlerde kullanılmak
için bile olsa, Veli Küçük gibi adamların bu tarzda birini yanlarına
yaklaştıracaklarını sanmıyorum" diyor. Çok yakın
bir arkadaşı ise, "Kaybedecek hiçbir şeyi yok. O yüzden de
her şeyi yapabilir" kanaatinde. Çorum'un Gölet köyünden Toronto'ya
uzanan yolculuğunun başlığını "Gecekondudan
Şatoya" diye veriyor Güney ve şöyle devam ediyor: "Fakir
bir aile çocuğuydum. Babamla aynı kaderi paylaşmayacağım,
dedim." Ya bir maşa ya da kendini sağlama alacak herkesi
kullanabilen bir deha. Aslında kim olduğu belki yine kendi sözlerinde
gizli: "Efendimin kölesiyim, yani idealist değilim. Efendim Tanrı.
Kaçmak bazen en güzeli, sorulardan kaçmak ve Tanrı'ya bağlanmak."
Güney, öyküsündeki tüm çelişkilere, "güvenilmez"liğine,
iddialarının ispattan yoksun olmasına karşın Türkiye
tarihinin en önemli siyasi davalarından birinin başrol oyuncusu.
Yetenekleri fark edildikçe besbelli ünü daha da artacak ve hakkında
kitap yazacaklara, onunla röportaj yapacaklara epey kazandıracak.
Ergenekon davası mı? Artık Güney kadar renkli sayılmaz.
(Kahire'den Joseph Maytonve New York Newsweek'in katkılarıyla)
Kaynak: http://www.newsweekturkiye.com/haberler/detay/20348/Tuncay-Guney-kimdir